Tevbe Suresi Sonuçları: 128 ve 129. Ayetlerin Anlamı ve Okunuşu!

Tevbe Suresi'nin 128 ve 129. ayetleri, Kadir Gecesi nedeniyle sıkça merak ediliyor. Bu ayetler, İslam alimleri tarafından faziletli kabul edilirken, pek çok Müslüman dua amacıyla okunmaktadır. Kur'an-ı Kerim'in 9. suresi olan Tevbe, Hz. Muhammed'in ümmetine olan şefkatini ve Allah'a güvenmeyi vurgulayan önemli ifadelere sahiptir. Peki, Tevbe Suresi 128. ve 129. ayetlerinin anlamı nedir? İşte son iki ayetin okunuşu ve detaylı anlamı...

Tevbe Suresi Sonuçları: 128 ve 129. Ayetlerin Anlamı ve Okunuşu!
16 Mart 2026 Pazartesi/01:20

Tevbe Suresi Türkçe Anlamı

Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle.

1. Allah ve Resulünden, sizinle antlaşma yapmış bulunan müşriklere bir tebligat niteliğindedir:

2. Dört ay boyunca yeryüzünde dolaşmaya devam edin. Bilin ki, siz Allah'ı hiçbir şekilde aciz bırakamayacaksınız ve Allah, inkarcıları perişan edecektir.

3. Hacc-ı Ekber günü, bütün insanlara Allah ve Resulü tarafından bir duyuru yapılmaktadır: Allah ve Resulü, kendilerine ortak koşanlardan uzaklar. Eğer tövbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Ancak yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah'ı aciz bırakmanız mümkün değildir. İnkar edenlere, onların başlarına gelecek elem dolu bir azabı müjdeleyin!

4. Ancak, Allah'a ortak koşanlardan, sizinle antlaşma yapmış olan ve bu antlaşmalara sadık kalan, sizin aleyhinize hiç kimseye yardımcı olmamış olanlar, bu hükümden muaf tutulacaktır. Onların antlaşmalarını süreleri sona erene kadar yerine getirin. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.

5. Haram ayların bitişiyle, artık o Allah'a ortak koşanları bulduğunuz her yerde öldürün, yakalayın, hapsedin ve onları her gözetleme yerinde gözetleyin. Eğer tövbe eder, namaz kılmaya ve zekat vermeye başlarlarsa, onları serbest bırakın. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

6. Eğer Allah'a ortak koşanlardan biri sana sığınmak isterse, ona sığınma hakkı tanı ki, Allah'ın kelamını işitebilsin. Sonrasında onu güven içinde olacağı bir yere ulaştırın. Bu, onların bilgisiz bir kavim olmalarıdandır.

7. Allah'a ortak koşanların Allah katında ve Resulü yanında herhangi bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptığınız kimseler ayrıcalıklıdır. Eğer bu kimseler sizinle dürüst davranırlarsa, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları sever.

8. Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer sizi yenerlerse, ne akrabalık bağlarına ne de antlaşmağa itibar ederler. Dilleriyle sizi hoşnut etmeye çalışsalar da, kalpleri buna karşıdır. Onların çoğu fesatçı kimselerdir.

9. Allah'ın ayetlerini değersiz bir bedelle değiştirdiklerinden ve insanları O'nun yolundan alıkoyduklarından dolayı yaptıkları işler gerçekten kötüdür!

10. Müminler hakkında ne akrabalık bağlarını ne de antlaşma yükümlülüklerini gözetmezler. İşte onlar, taşkınlık yapanlardır.

11. Ancak tövbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. İşte böylece ayetleri bir kavme şeffaf bir şekilde açıklarız.

12. Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozar ve dininize saldırırlarsa, o zaman küfrün başlarıyla savaşın. Çünkü onlar, yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler.

13. Sizi yurtlarından çıkarıp peygamberi tehdit eden ve size karşı ilk tecavüzü başlatan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz? Oysa Allah, gerçek müminler için kendisinden korkmaya daha layıktır.

14, 15. Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin ve müminlerin gönüllerini ferahlatsın. Böylece içlerindeki öfkeyi giderir. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

16. Yoksa, içinizden yalnızca Allah'a, Resulüne ve müminlere bağlı olarak cihad edenleri ayırmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

17. Allah'a ortak koşanların inkârlarını itiraf ederken, Allah'ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların yaptıkları tüm ameller boşa gidecektir. Onlar ise ateşte ebedi kalacaklardır.

18. Allah'ın mescitlerini, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı doğru bir şekilde kılan, zekat veren ve Allah'tan başka kimseye korkmayan kimseler imar eder. Umulur ki böyleleri doğru yolda bulunanlardan olurlar.

19. Hacılara su dağıtmanın ve Mescid-i Haram'ın bakımını, Allah'a ve ahiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad edenler gibi mi gördünüz? Bunlar, Allah katında eşit değildir. Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.

20. İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad eden kimselerin makamları, Allah katında daha yüksektir. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.

21. Rableri onlara kendi katından bir rahmet, hoşnutluk ve içinde sürekli nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir.

22. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Kesinlikle, Allah katında büyük bir mükafat vardır.

23. Ey iman edenler! Eğer inkarı, imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimdirler.

24. De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kazandığınız mallar, felaketten korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz konutlar size Allah'tan, Resulünden ve O'nun yolunda cihattan daha sevgiliyse, bekleyin! Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık olanları doğru yolda iletmez."

25. Andolsun ki Allah, birçok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmiştir. O zaman çokluğunuz size kendinizi beğendirmişti, ama (bu çokluk) size hiç fayda sağlamamış, yeryüzü geniş olmasına rağmen size dar gelmişti. Sonunda gerisin geriye dönüp kaçtınız.

26. Ardından Allah, Resulü ile müminler üzerine kendi katından güven ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkar edenlere azap verdi. İşte bu, inkarcıların cezasıdır.

27. Sonrasında Allah, yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder. O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

28. Ey iman edenler! Allah'a ortak koşanlar bir kirleticidir. Artık bu yıllardan sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse sizi zenginleştirir. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

29. Kendilerine kitap verilmiş olanlardan, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram kıldıklarını haram saymayan ve hak din olan İslam'ı din edinmeyen kimselerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.

30. Yahudiler, "Üzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Hristiyanlar ise "İsa Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, ağızlarındaki gerçekleri yansıtmayan sözlerdir. Onların bu sözleri daha önce inkar edenlerin sözlerine benzemektedir. Allah onları kahretsin! Nasıl da haktan sapıyorlar!

31. (Yahudiler) Allah'ı bırakıp, hahamlarını; (Hristiyanlar) ise rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa bunlar, yalnızca bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. Ondan başka ilah yoktur. O, ortak koştukları şeylerden uzaktır.

32. Allah'ın nurunu dillerinden söndürmek istiyorlar. Oysa inkarcılar hoşlanmasalar da, Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye rıza göstermez.

33. O, Allah'a ortak koşanlar hoşlansalar bile dinini, tüm dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve gerçek dinle göndermiştir.

34. Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden biri, insanların mallarını haksız yollarla yiyip, Allah'ın yolundan alıkoyma peşindedir. Altın ve gümüş biriktirip bunları Allah yolunda harcamayanları ağır bir azap ile müjdele.

35. O gün, bu mallar cehennem ateşinde kızdırılacak, onların alınları, sırtları ve böğürleri onlarla dağlanacak ve "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeyler. Haydi tadın bakalım!" denilecektir.

36. Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri yarattığı tarih yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah'ın dosdoğru kanunudur. O halde, bu aylarda kendinize zulmetmeyin! Fakat Allah'a ortak koşanlar, sizinle nasıl topyekun savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekun savaşın. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.

37. Haram ayları ertelemek, yalnızca inkarlarda ileri gitmektir; bununla birlikte inkar edenler daha da saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayları onlara helal kılmak için, bir yıl haram, bir yıl helal sayıyorlar. Onların çirkin işlerini kendilerine süsledi. Allah, inkarcı toplumu doğru yola iletmez.

38. Ey iman edenler! Neden sefere "Allah yolunda çıkın" denildiğinde yere çakılıp kaldınız? Yoksa ahiretten vaz mı geçtiniz de dünya hayatını mı seçtiniz? Oysaki ahiret, dünya hayatından çok daha hayırlıdır.

39. Eğer Allah yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandıracak ve yerinize sizden başka bir kavim getirecektir. Siz ise ona hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.

40. Eğer ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkarcılar onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları sırada ona Allah yardım etti. O zaman mağarada bulunuyorlardı. Arkadaşına, "Üzülme! Allah bizimle beraberdir." diyordu. Allah, ona güven duygusu indirdi ve sizin göremediğiniz ordularla onu destekledi. Böylece inkarcıların sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. O her şeyin mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

41. Yaya olarak veya binek üzerinde Allah yolunda sefere çıkın. Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

42. Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, katılmayan münafıklar mutlaka sana izne uyarlardı. Fakat zor bir yol onlara uzak görünmektedir. Gerçi onlar, "Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle birlikte çıkardık." diyerek Allah'a yemin edeceklerdir. Fakat kendilerini helake sürüklüyorlar. Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.

43. Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar neden onlara izin verdin?

44. Allah'a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah kendisine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir.

45. Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüphe içinde bocalayan kimseler senden izin isterler.

46. Onlar savaşa çıkmak isteselerdi, elbet bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı. "Oturun, oturan acizlerle birlikte." denildi.

47. Eğer onlar da sizin içinizde sefere çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah zalimleri hakkıyla bilendir.

48. Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmaya çalışmışlar ve sana karşı türlü türlü planlar kurmuşlardı. Nihayet hak geldi ve Allah'ın dini galip geldi.

49. Onlardan "Bana izin ver, beni fitneye sevk etme." diyenler de vardır. Bilesiniz ki, onlar fitnenin tam içine düştüler. Cehennem inkarcıları mutlaka kuşatacaktır.

50. Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musibet gelirse, "Biz tedbirimizi aldıydık." diyerek geri dönerler.

51. De ki: "Başımıza ancak Allah'ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O bizim yardımcımızdır. Öyleyse müminler yalnızca Allah'a güvensinler."

52. De ki: "Bizim için siz, (şehitlik veya zafer olmak üzere) ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de Allah'ın kendi katından veya bizim elimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleyedurun! Şu, bizimle birlikte beklemekteyiz."

53. Yine de ki: "İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz fasık bir topluluksunuz."

54. Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah'ı ve Resulünü inkar etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve yalnızca gönülsüzce harcamaları engel olmuştur.

55. Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah, bununla ancak onlara dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının inkarcılık ile çıkmasını istiyor.

56. Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Fakat korku içindeki bir topluluktur.

57. Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağara ya da girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı.

58. İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse hemen kızarlar.

59. Eğer onlar Allah ve Resulünün kendilerine verdiğine razı olup, "Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resulü ileride yine bize verir." deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.

60. Sadakalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak yalnızca fakirler, düşkünler, zekat toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlar, özgürlüğüne kavuşturulacak köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

61. İçlerinden peygamberi inciten ve "O, (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır." diyen insanlar da vardır. De ki: "O sizin için bir hayır kulağıdır; Allah'a inanır, müminlere inanır. İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah'ın Resulünü incitenler içinse elem dolu bir azap vardır."

62. Sizi razı etmek için, Allah'a yemin ederler. Eğer gerçekten mümin iseler, Allah ve Resulü'nü razı etmeleri daha önceliklidir.

63. Allah'a ve Resulüne karşı gelen kimseye, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir.

64. Münafıklar, kalplerindeki şeylerin dışa vurulmasından korkarlar. De ki: "Siz alay edin! Allah, çekindiğiniz şeyi kesinlikle ortaya çıkaracaktır."

65. Eğer kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, "Biz sadece lafa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk." derler. De ki: "Allah ile, O'nun ayetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?"

66. Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tövbe eden) bir grup affedilse bile, diğerlerine ceza vereceğiz.

67. Münafık erkekler ve münafık kadınlar, birbirlerinin benzeridir. Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar ve ellerini sıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fasıkların ta kendileridir.

68. Allah, erkek münafıklara, kadın münafıklara ve inkarcilere, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini va'detmiştir. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir. Onlar için sürekli bir azap vardır.

69. (Ey münafıklar!) Siz, sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden yararlanmıştı. Siz de, onlar gibi payınıza düşenden yararlanıyorsunuz ve onların daldığı gibi, siz de dünyaya daldınız. İşte onların dünyadaki ve ahiretteki amelleri tamamen boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanlardır.

70. Kendilerine daha önceki kavimlerin –Nuh, Ad ve Semud'un, İbrahim'in kavminin, Medyen halkının ve yıkılan şehirlerin– haberleri ulaşmadı mı? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. Ama inanmadılar; Allah da onları cezalandırdı. Demek ki, Allah onlara zulmediyor değildi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

71. Mümin erkekler ve mümin kadınlar, birbiriyle dosttur. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekatı verirler. Allah'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

72. Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, ebedi olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vadetmiştir. Allah'ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.

73. Ey peygamber! İnkarcılara ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert ol. Onlar için varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir orası!

74. Bir şey söylemedikleri konusunda Allah'a yemin ederler. Ancak o küfür sözünü söylediler ve (sözde) müslüman olduktan sonra inkar ettiler. Ayrıca başaramadıkları bir şeyi (peygamberi öldürmeye) yeltendiler. Sadece, Allah ve Resulü onları zengin kıldığı için intikam almak istediler. Eğer tövbe ederlerse, bu kendileri için hayırlı olacaktır. Eğer yüz çevirirlerse, Allah onları hem dünyada hem de ahirette elem dolu bir azaba maruz bırakacaktır. Onlar için yeryüzünde bir dost ve yardımcı yoktur.

75. İçlerinden, "Eğer Allah bize lütfu ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz." diye Allah'a söz verenler de vardır.

76. Ancak Allah, lütuf ve kereminden kendilerine verince, cimrilik ettiler ve yüz çevirip döndüler.

77. Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar devam edecek bir nifak soktu.

78. Allah'ın, içlerinde gizlediklerini ve fısıldadıklarını bildiğini ve Allah'ın gaybleri çok iyi bilen olduğunu bilmediler mi?

79. Sadakalar konusunda gönüllü bağışta bulunan müminlerle, güçlerinin yetmediğinden başkası olmayanları çekiştirip alay edenler var ya, işte Allah onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

80. Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Farketmez. Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, Allah ve Resulünü inkar etmiş olmaları sebebiyledir. Allah fasık toplumu doğru yola iletmez.

81. Allah'ın Resulüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve "Bu sıcakta sefere çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcaktır." Keşke anlasalardı.

82. Artık kazandıklarının karşılığı olarak, az gülsünler, çok ağlasınlar.

83. Eğer (bundan sonra) Allah seni onlardan bir grubun yanına döndürür de, onlar (sefere) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Artık siz benimle birlikte asla çıkmayacak ve benimle birlikte hiçbir düşmanla savaşamayacaksınız. Çünkü siz başından beri yerinizde oturup kalmayı razı oldunuz. Şimdi geri kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte oturun."

84. Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.

85. Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla sadece dünyada onlara azap etmeyi ve canlarının kafir olarak çıkmasını istiyor.

86. "Allah'a iman edin ve Resulü ile birlikte cihat edin" denildiğinde, onların zengin olanları senden izin istemişler ve "Bizi bırak da geri kalanlarla oturalım." demişlerdir.

87. Onlar geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi. Artık anlamazlar.

88. Ancak peygamber ve onunla birlikte olan müminler, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. Hayırların tamamı bunlara aittir. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.

89. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.

90. Bedevilerden mazeret beyan edenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar. Onlardan inkar edenlere, elem dolu bir azap isabet edecektir.

91. Allah'a ve Resulüne samimi ve sadık oldukları takdirde, güçsüzlere, hastalara ve seferde harcayacakları bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur. İyilikte bulunanların (kınanması) için de bir sebep yoktur. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

92. Kendilerini binek alıp (cepheye) sevk etmeleri için geldiğinde, senin, "Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum." dediğin; bu uğurda harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek geri dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur.

93. Sorumluluk yalnızca, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geri kalan (kadınlarla) birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.

94. Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: "Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi. Bundan sonra davranışlarınızı Allah da Resulü de görecek. Sonra hepiniz, gaybı ve görünmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz ve O, size yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir."

95. Yanlarına döndüğünüzde, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah adıyla yemin edeceklerdir. Artık onların peşini bırakın. Çünkü onlar pis bir topluluktur. Elde ettikleri şeylerin karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir.

96. Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir. Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz.

97. Bedeviler, inkar ve nifak bakımından daha ileri ve Allah'ın peygamberine indirdiği hükümleri tanımamaya daha yatkındırlar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

98. Bedevilerden bazıları, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belalar gelmesini beklerler. Kötü belalar kendi başlarına olsun. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

99. Bedevilerden bazıları ise Allah'a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarınıalmağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki, bu (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

100. İslam'ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile onlara iyilikle uyanlar, işte Allah onlardan razı olmuş; onlar da O'ndan razı olmuşlardır. Allah onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.

101. Çevrenizdeki bedevilerden bazı münafıklar bulunmaktadır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki, sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra, büyük bir azaba itileceklerdir.

102. Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amellerle kötü amelleri birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah, onların tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

103. Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan, onlar için bir sükunettir (kalplerini yatıştırır). Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

104. Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları almanın Allah olduğu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi?

105. De ki: "Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resulü de, müminler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen alemi de bilen Allah'ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size yaptığınız her şeyi haber verecektir."

106. (Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah'ın emrine bırakılmışlardır. Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

107. Ayrıca, zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek ve müminler arasında ayrılık sokmak için, öteden beri Allah ve Resulüne karşı savaşanlara üs olduklarını söyleyen bir mescit yapanlar da vardır. Bunlar, "Bizim iyilikten başka bir niyetimiz yok." diye yemin ederler. Ama Allah, şahitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.

108. O mescitte asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah'a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmek isteyenler bulunur. Allah da onları sever.

109. Binasını takva (Allah'a karşı gelmekten sakınmak) ve O'nun rızasını kazanma temelinde kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çöküşe yüz tutmuş bir hendek üzerine kurarak kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zalim topluluğu doğru yola iletmez.

110. Kurdukları binalar, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

111. Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah bunu Tevrat, İncil ve Kur'an'da kesin olarak va'detmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde, yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.

112. Bunlar, tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rüku ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırlara hakkıyla riayet edendir. Müminleri müjdele.

113. Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, yakınları da olsalar, Allah'a ortak koşanlar için af dilemek, ne Peygambere ne de müminlere yaraşır.

114. İbrahim'in, babası için af dilemesi, yalnızca ona verdiği bir sözden dolayıydı. Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça görünce ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, çok içli, merhametlidir.

115. Doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıkça bildirmedikçe, Allah bir toplumu saptıracak değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

116. Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. O diriltir ve öldürür. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

117. Andolsun Allah, Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeye yüz tutup sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacir ve ensarın tövbelerini kabul etmiştir. Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir.

118. Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü, bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi; vicdanları içlerini sıktıkça sıkmış ve ancak Allah'ın azabından yine ona sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonrasında (eski hallerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edendir.

119. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

120. Medine halkı ve çevresindeki bedevilere, Allah'ın Resulünden geri kalmak ve kendi canlarını onun canından üstün tutmak yakışmaz. Çünkü onların Allah yolunda çektiği susuzluk, yorgunluk, açlık, kafirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana yönelik herhangi bir başarı elde etmeleri gibi hiçbir olayı yoktur ki, karşılığında kendileri için güzel bir amel (in sevabı) yazılmasın. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların mükafatını asla zayi etmez.

121. Allah yolunda küçük veya büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi kat ettiklerinde, bu durum, Allah'ın, yaptıklarının en güzeliyle kendilerini mükafatlandırması için hesaplarına yazılmış olur.

122. Müminlerin hepsi aynı anda sefere çıkacak değildir. O halde, din konusunda köklü bir bilgi sahibi olmak ve döndüklerinde halklarını uyarmak için her kesimden bir grup geride kalsın! Umulur ki, sakınırlar.

123. Ey iman edenler! Kafirlerden (öncelikle) yakınınızdakilerle savaşın ve sizde onlara karşı bir sertlik bulunsun. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.

124. Bir sure indirildiğinde, içlerinden (alaycı bir şekilde), "Bu hanginizin imanını arttırdı?" diyenler olur. İman etmiş olanlara gelince, inen sure onların imanını arttırır. Onlar bunu birbirlerine müjdeler.

125. Kalplerinde hastalık olanlar ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini artırmış) ve böylece inkarcı olarak ölüp gitmişlerdir.

126. Görmüyorlar mı ki, her yıl bir veya iki kez belaya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Ama sonra ne tövbe ederler ne de ibret alırlar.

127. Bir sure indirildiğinde, "Sizi bir kimse görüyor mu?" diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olma sebebiyle, Allah onların kalplerini çevirmiştir.

128. Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı da son derece merhametlidir.

129. Eğer yüz çevirirlerse, de ki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben yalnızca O'na tevekkül ettim. O, yüce Arşın sahibidir."

Tevbe Suresi Konusu

Bu surede ele alınan başlıca konular arasında, antlaşmalarını bozan müşriklere durdurma ihtarının yapılması, Mescid-i Haram çevresinin putperestlerden temizlenmesi, Allah’a ve Resulüne bağlılık ile iman kardeşliğinin diğer tüm dünyevi ilişkilerden üstün tutulması gerektiği vurgusu yer almaktadır. Bunun yanı sıra, Allah’ın nimetleri ve yardımları gözetilerek, iman mücadelesindeki kararlılığın devam ettirilmesi gerektiği, özellikle Tebük Seferi’ne hazırlık süreci, sefer sırasında ve dönüşte münafıkların gösterdiği tutumlar, müslümanların bu gibi zor durumlarda hata yapma olasılıklarının yükselmesi, Ehl-i Kitap ile olan ilişkiler, cizye ile zekat hükümleri, bedevi Arapların dini bildirimlere olan yaklaşımları ve kötülüklerinden içten bir pişmanlık duyanların tövbelerinin kabul edilmesi hususunda yüce Allah’ın ne denli lütufkâr olduğu gibi konular da işlenmektedir. Hz. Muhammed’in müminlere olan engin merhameti ve bu gerçeklikleri göz ardı edenlere karşı, Yüce Allah’a sığınmanın ve yalnızca O’na güvenmenin gerekliliği ikna edici bir şekilde anlatılmaktadır.

Tevbe Suresi Nuzül

Mushaftaki sıralama gereği dokuzuncu, iniş sırasına göre yüz on üçüncü suredir. Maide suresinden sonra, Nasr suresinden önce Medine’de nazil olmuştur. Müfessirler arasında, son iki ayetinin Mekke’de indiği görüşü hâkimdir. Hicretin 9. yılı boyunca inen bu surenin Kur’an’ın en son inen suresi olduğuna dair bir rivayet de mevcuttur (Şevkani, II, 378; Elmalılı, IV, 2441).

Historiellikle surenin içerikleri, çoğunlukla Tebük Seferi öncesinde, sefer süresince ve hemen ardından vahyedilmiştir. Bu durum, surenin baş kısmının Tebük Seferi’ni takip ederek diğer bölümlerinde olduğu gibi tarihe göre sıralanmasına işaret etmektedir.

Hz. Peygamber Tebük Seferi’nin ardından Hz. Ebu Bekir’i hac emiri olarak görevlendirmiştir. Ebu Bekir, beraberindeki müslümanlarla yola çıktıktan sonra surenin baş kısmı vahyedilmiştir. Bunun üzerine Resulullah, bu ayetleri hac esnasında insanlara tebliğ etmesi için Hz. Ali’yi görevlendirmiştir. Hz. Ali yolda aldığı görevi, yalnızca ayetleri insanlara tebliğ etme adına üstlendiğini belirtmiştir. Beraberce Mekke’ye gitmişlerdir. Hz. Ali, kurban bayramının birinci günü Cemre-i Akabe’de bulunarak insanlara, Hz. Peygamber’in elçisi olduğunu açıklamış, sureden yaklaşık otuz veya kırk (bazı rivayetlerde on üç) ayet okumuştur. Ayrıca şu dört hususun özellikle duyurulması talimatı verilmiştir: Bu yıldan sonra Kabe’ye müşriklerin yaklaşmaması, Kabe’nin çıplak tavaf edilmemesi, inanmayanların cennete giremeyecekleri ve verilen sözlerin mutlaka tutulması (Zemahşeri, II, 138; Razi, XV, 218).

Tevbe Suresi Fazileti

Diğer surelerden farklı olarak bu surenin başında “besmele”nin olmaması, şu iki sebeple açıklanabilir: a) Bu surenin, içerik ve anlam ilişkisinden ötürü Enfal suresi ile devam etme ihtimali. Hz. Peygamber’den bu surenin, Enfal veya başka bir surenin parçası olduğuna dair bir bilgi aktarılmamış olması bu ihtimali zayıflatmaktadır. Bu durum ayrıca, sadece Enfal suresinden bu sureye geçerken besmele okunmaması gerekirdi; oysa bu surenin başında da besmele okunmamaktadır (Elmalılı, IV, 2442-2443). b) Surenin, müşriklere yapılan sert ihtar ve antlaşmanın bozulup savaş ilan edilmesi talimatıyla başlaması. Bu bağlamda besmele güven ve merhametin ifadesi olduğundan, iki zıt kavramın bir arada okunması uygun görülmemiştir. Diğer bazı surelerde de savaş emrini içeren ifadelerin yer aldığı dikkate alınmalıdır (Derveze, XII, 66) ya da "yazıklar olsun" diyerek başladığı durumlar söz konusudur (Alusi, X, 61). Ancak başka bir surede bu derece sert ihtar ve ahdi bozma ifadesinin bulunmadığı da dikkat çekmektedir.

Bu konudaki izah farklılıkları bir kenara bırakılırsa, İslam alimlerinin, bu surenin başında besmelenin yazılmaması ve okunmaması gerektiği konusunda uzlaşmaları dikkat çekmektedir. Bunun genel kabul edilen sebebi, Resulullah’ın bu surenin başında besmeleyi yazdırmaması olduğunu ifade etmektedir. Bu durum, Kur’an’ın hiçbir değişikliğe uğratılmaksızın, Hz. Peygamber’den olduğu gibi sonraki nesillere aktarılması konusunda sahabenin dikkatli davranışını ve bu ulvi emanetin nesiller boyunca özenle korunduğunu açıkça ortaya koyan bir delildir (Razi, XV, 216; Mevdudi, II, 179). Şu noktada belirtmek gerekmektedir ki, Tevbe suresinin başında besmeleyi çekmemek bu surenin kendisi ile ilgilidir. Eğer kuran okumaya bu surenin başından başlanacaksa sadece "euzü" çekilir; fakat sonraki ayetlerden başlanacaksa euzü ile beraber besmele de okunur. Enfal suresinden Tevbe suresine geçerken ise euzü ve besmele okumaksızın kıraate devam edilir.

Tevbe Suresi Tefsiri (Kur’an Yolu)

İnsani ilişkilerin sağlıklı bir biçimde sürdürülmesinde ve toplumsal düzenin korunmasında antlaşma ve sözleşmeler büyük önem taşır. Güvenilir olan sözleşmelerin geçerliliği ve işlevselliği ahde vefa ilkesine bağlıdır. Kur’an, insanın kendisini yaratan Allah’a verdiği sözler ve diğer insanlarla yaptığı sözleşmeler üzerinden ahid kavramına sıkça vurgu yapmıştır (Bakara 2/40; Maide 5/1, 7). Peygamberlik öncesinde bile güvenilir bir kişi olarak tanınan Hz. Muhammed, peygamberliği döneminde de karşılaştığı zorluklara rağmen bu ilkeden taviz vermemiş ve çevresindeki müminlere iyi bir örnek olmuştur. İşte on iki yıldan fazla süren süreç içinde İslamiyet’in düşmanları olan Mekke putperestleriyle bile ilişkilerinde dahi sözünde durma ve ahde vefa ilkelerini koruyan Resulullah’tan, müslümanların bu dayanışma içerisinde ve varoluş mücadelesinde taviz vermemesi beklenemez. Ancak münafıkların ve müşriklerin mevcut antlaşma hükümlerini fiilen bozmaları durumunda içi boş bir antlaşmanın istismar edilmesine izin verilmemesi gerekti. Müşriklerin antlaşma hükümlerini ihlal ettiğini açıkça ortaya koyan Enfal suresi (8/58), bu konuda müslümanların fikri bir hazırlık içinde olmalarını sağladı. Tebük Seferi'nde yaşanan olaylar, müminler ile birlikte hareket eden kişilerin gerçek yüzlerini açığa çıkarması açısından da önemli deneyimler kazandırdı. Nihayet, Tebük Seferi’nin ardından, Müslümanların antlaşma yaptığı müşriklerin artık bu antlaşmaların geçersiz olduğunu bilmesi gerektiği duyurusu geldi.

Türkçede "berat" şeklinde ifade edilen berae kelimesi, sözlük anlamıyla "bir işten veya sorumluluktan sıyrılmak, kötü bir durumdan uzaklaşmak, karışık bir halden çıkıp duru hale gelmek" demektir. Borçlunun "beri oldu" denilmesi borçtan kurtulması ve hastalığın "beri oldu" denilerek sağlığına kavuşması anlamına gelir. Beraat-i zimmet asıldır şeklindeki hukuk kaidesinde, beraat kelimesi suçsuz ve borçsuzluk durumunu ifade eder. Bu kelimenin toplumlar arası ilişkilerde ve savaş hukukunda ifade ettiği bir anlam daha vardır. O da taraflar arasındaki dostluk ilişkinin kopması, dokunulmazlık ve güven ilkesinin geçerliliğine son verilmesi, önceki taahhütlerin sorumluluğundan kurtulma ve kısaca ilişkileri kesmektir.

1. ayette geçen "berae" kelimesinin bildirimin içeriği dikkate alındığında, bu durum "ültimatom" şeklinde de ifade edilebilir. Ancak uluslararası ilişkilere göre ayetteki berae kelimesinin anlamı tam olarak örtüşmemektedir.

Ayette bildirimi yapan taraf Allah ve Resulü, bildirimin tarafı ise Müslümanların antlaşma yaptığı müşriklerdir. Burada bir anlatım inceliği görülmektedir: Müşriklerle yapılan anlaşmalarla ilgili olarak "kendileriyle antlaşma yaptığınız" ifadesinin kullanılması, Yüce Allah'ın bu antlaşmaya taraf olmayışını, yalnızca belirli şartlarda Müslümanların bu tür bir akdin tarafı olabileceğini ima etmektedir (Razi, XV, 217). Hz. Peygamber’in bu akde taraf olması, O'nu temsilen değil, Müslümanların temsilcisi sıfatıyla gerçekleşmiştir. Nitekim bu duyurunun ne zaman yapılacağı hakkında net bir bilgilendirme yapılmıştır ki burada, Allah ve Resulünün müşriklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığına da dikkat çekilmektedir. 7. ayette ise yine bu ince noktayı koruyan bir ifade kullanıldığı anlaşılmaktadır. Resulullah’ın sefere gönderdiği kumandanlara şu şekilde bir talimat verilmiştir: Bir kaleyi kuşatma sırasında oranın mensupları senden Allah ve Resulü adına antlaşma yapmanı isterse kabul etme; kendin için ve arkadaşların adına bir antlaşma yaparken, kendinin ya da arkadaşlarının taahhüdünü ihlal etmek, Allah ve Resulünün taahhüdünü ihlal etmekten iyidir. Benzer durumlarda, bir kaleyi kuşatıp oranın mensupları senden kendileri hakkında Allah'ın hükmünü vermeni isterlerse bunu kabul etme, kendi hükmünü ver; onların hakkında Allah'ın hükmünü isabet ettirip ettiremeyeceğini bilemezsin.

Müşterek bir süre verilerek, aniden antlaşmaya son verildiği iddia edilmemesi için 2. ayette belirtilmiştir. Buradaki "serbest dolaşın" olarak çevrilen "sihu" emrinin masdarı olan "siyaha(t)", genelde sıradan bir gezintiyi değil, gerekli hazırlıklarla yapılan bir yolculuğu ifade etmektedir. Bu kapsamına, antlaşmayı ihlal eden müşriklerin artan sorumluluklarının hatırlatılması ve sonrasında artık sorumluluklarının kendilerine ait olduğu da ifade edilir (Elmalılı, IV, 2448). Devam eden ayette, müşriklerin Allah’ı asla aciz bırakamayacakları ve O’nun inkarcıları rezil edeceğine dair bir uyarı yer almaktadır. Bu ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde, burada müşriklere şu hususlar net bir şekilde bildirilmektedir: Verilen süreden sonra artık antlaşma güvencesinden faydalanamayacaklar. Eğer eski hallerinde ısrar ederler ve İslam'ın en mübarek mekânı olan Kabe’nin etrafında varlık sürdürecek olurlarsa, Müslümanlara karşı savaş açmakla kalacaklar ve bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardır. Ancak biliniz ki, bu şekilde tanınan sürenin verdiği fırsatlar acizlikten değil, bir düşünme ve tövbe fırsatı sağlama amacındadır; yine biliniz ki Allah’ın iradesini aşamazsınız, O'nu aciz bırakacak bir durum söz konusu değildir. Eğer tövbe ederseniz bu sizin için daha iyi olacaktır (Razi, XV, 220).

Buradaki dört aylık sürenin başlangıcı ve bitimi konusunda çeşitli yorumlar yapılmaktadır (Taberi, X, 59-62, 65-66; Zemahşeri, II, 138; Razi, XV, 219-220, 225). Bazı müfessirler Tevbe suresinin Şevval ayında ihtişam ettiği konusunda yola çıkarak bu sürenin, Muharrem ayının sonunda sona ereceği savını öne sürmüşlerdir. Ancak muhalefet etme çabası ile antlaşma bildiriminde verilmesi gereken sürenin başladığı zamanın göz önüne alınmasıyla, dört aylık bu sürenin Zilhicce’nin 10’undan Rebiülevvel’in 10’una kadar olacağı varsayılabilir. Dolayısıyla Taberi, süre verilen tarafın buna mutlak surette ulaşması gerektiğine dikkat çekerek buna dair görüşünü ortaya koymaktadır (X, 66). Diğer taraftan, Zilhicce’nin 10’unda karşılanan ve bu tavsillere göre söylenen hacc günleri, Zilkade’nin 10. gününe gelmektedir; o zaman müşriklerin “nesi” adeti veya uygulamasının sona ermediğinden daha fazla dikkat çekilmeli ki, ayların düzeltilmesi ihtiyaç için Resulullah’ın haccında yerine oturmuş olması gerekir.

Ayette geçen dört aylık süre ile ilgili pek çok açıklama vardır. Bu açıklamalar ve ayetlerde getirilen istisnalar birlikte değerlendirildiğinde, buradaki süre ile müşriklerle yapılan antlaşmalar arasındaki ilişkiyi şu şekilde izah etmek makuldür: Antlaşmalarına sadakat gösterenler bakımından daha önce belirlenmiş süre geçerlidir; burada belirlenmiş süre antlaşma hükümlerini ihlal edenler için mevcuttur. Antlaşmalara sadık kalmış olsalar da bu durumda olanlar, asıl süreye tabi olacaklardır (Taberi, X, 59-63, 65-66, 77; Razi, XV, 219). Ancak Taberi, buradaki "dört ay"ın sadece Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunanlarla, 5. ayetteki "haram aylar"ın ise, Müslümanlarla aralarında antlaşma olmayan müşrikler hakkında olduğu fikrindedir. Bu doğrultuda, süresiz antlaşma bulunan yahut süreli olmasına rağmen antlaşmayı ihlal eden müşrikler, o yılın hacc gününden itibaren dört ay (10 Rebiülahir’e kadar) süre tanınırken, antlaşmaları bulunmayanlar açısından belirli bir süre tanınmamaktadır (X, 66). Ancak anılan 5. ayette geçen "haram aylar"ın İslami terminolojide "eşhür-i hurum" olarak bilindiğini ve bu nedenle de, antlaşması olmayan müşriklere iki aydan kısa bir zaman tanındığını düşünmek, bu sure ile getirilen düzenlemenin ruhu ile bağdaşmamaktadır. Çünkü antlaşmasını ihlal eden müşriklere bile dört ay güvence ve düşünme fırsatının verilmesi, –antlaşması olmayanların sürekli savaş halinde kabul edildiği düşüncesi dahi– hiç değilse ahdi bozanlar için diğerine göre fazladan olanak sağlanması anlamı taşımaktadır.

3. ayetteki "büyük hac günü" ifadesinin neyi işaret ettiği hususunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Bir kısmı, Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra gerçekleşen umreye hacc-ı asgar (küçük hac) dendiği için, hicretin 9. yılında yapılan bu hacın karşısında hacc-ı ekber (büyük hac) olarak nitelenmesiyle ilgilidir. Taberi'nin de seçtiği bu yoruma göre, ayetteki "büyük" sıfatı sadece o yıla özel değildir, umre mahiyetinde olmayan ilk hac o yıl olduğu için böyle anılmıştır ve daha sonraki tüm haclar için geçerli olacaktır (X, 75-76). Bazı alimler, bu haccın niteleniş nedenlerini o yıl Müslümanların ve müşriklerin bir arada bulunması ve haccın Ehl-i Kitap bayramına rastlaması olarak ifade etmişlerdir. Gerek daha önce gerekse daha sonra benzer bir durum olmayışını belirtmişlerdir (Taberi, X, 75; Zemahşeri, II, 138-139). Başka bir kısım ise, inkarcıların bayramının, Allah'ın hoşnut olmadığı günlerden oluştuğunu belirterek bu yorumu dışlamışlardır. Razi ise bu eleştiriyi haksız bulmakta ve genel olarak amaçlarının burada tüm bu inanç gruplarınca o günün özel ve önemli bir gün olarak kabul edildiğini ifade etmek olduğunu belirtmektedir (XV, 221-222). Diğer bir izah ise, ayette o yılki haccın bu denli tanımlanması, İslam’ın başarılı bir hâl aldığı ve putperestliğin düşüşünü ilan eden bir hac olması özelliğindendir. O yıla ait hacc, bu açıdan önemli olmakla birlikte, Müslümanlar açısından en kıymetli hac, kesinlikle Resulullah’ın Veda Haccı’dır ve ayetteki tanımlama bu hususları da kapsamaktadır. Zira Hz. Peygamber, kendi gerçekleştirdiği hac gününe dair "Bu, en büyük hac günüdür." demiştir. Dolayısıyla ayetteki hacc-ı ekber ifadesini hem bu yılki hacc için hem de bu ilanın sonuçlarının gerçekleşmesi açısından Veda haccı olarak anlayanlar bulunmaktadır. Bazı müfessirlere göre ise, burada "büyüklük" sıfatı, o yılki haccın diğer haclarla veya ibadetlerle karşılaştırılması anlamını ihtiva etmemekte, hac ibadetinin en önemli kısmına işaret etmektedir. Bu anlamda büyüklük, haccın en önemli kısmı hakkında geçerliliğini korumaktadır. Ayette önemli olarak yevm kelimesinin kullanılmasıyla hem 'vakit' hem de 'gün' anlamına geldiği için burada belirli bir gün değil, hac vaktinin pek çok günüdür" görüşü ileri sürülmüştür (Taberi, X, 74). Ancak burada bir süre tanıma hükmünün olduğu ve muayyen belirlemenin bulunması gerektiği için bunu belirli bir gün olarak anlamak daha uygun olacaktır. O günün, ya arefe ya da bayram günü olabileceğine dikkat çekilmiştir. Hac ibadetinin tamamlanmasını sağlayan fiiller ve bu ayet doğrultusunda yapılan bildirime dair tarihi bilgiler (Zemahşeri, II, 138) dikkate alındığında, burada geçen haccın bayram günü olduğu düşüncesi daha makul görünmektedir (Taberi, X, 67-75).

Ayetteki duyurunun, surenin nüzulü ile ilgili bilgi verildiği gibi, Hz. Ali tarafından gerçekleştirileceği bildirilmiştir. Bunu, konuyla ilgili birçok rivayet ve o zamanın Arap adetleri doğrultusunda Hz. Ali’nin Ehl-i Beyt’ten olduğu için tebliğ etmesi için yapıldığını anlayışından yola çıkarak açıklamak mümkündür (Elmalılı, IV, 2441). Ancak bazı Şii kaynaklarında bu olayın hem peygamberlikten kaynaklanan hakların, hem de halifelik meselesinin Hz. Ali’ye ait olduğu yönünde bir tutum sergilediği dikkat çekmektedir. Bu durum, her iki tarafın da ilk Müslümanlardan ve İslam büyüklerinden olduğu gerçeğini göz ardı ederek, Resulullah’ın birlik ve beraberlik ruhuna sürekli vurgu yaptığı gerçeğine zıt bir yaklaşım sergilemektedir. Hz. Peygamber’in Hz. Ebu Bekir’i hac emiri olarak görevlendirdiği ve bunların hac esnasında tebliğ edileceği belli olan ayetlerin, Ebu Bekir’in yola çıkmasından sonra nazil olduğu gerçeği açıktır. Hal böyle olunca Hz. Ali’nin bu husus için tayin edilmesi oldukça doğaldır. Çünkü o, yaş açısında daha genç olup, tebliğ işinin vurucu bir ses taşıması gerekliliği göz önüne alınmalıdır. Yine unutmamak gerekir ki, bu ayetler, Resulullah’tan öğrenilip ezberlenmiş olan Hz. Ali’ye nazil olmuştur. Ebu Bekir’in bunları Hz. Ali’den öğrenip ezberlemesi ve halka açıklamasından daha kolay bir yol olarak doğrudan onun tarafından tebliğ edilmesi tercih edilmiştir. Nitekim, hadis kaynakları da bu fırtınanın başladığı sırada Hz. Ali’nin yorulduğu bir vakitte bu emirlerin tebliğini Hz. Ebu Bekir’in gerçekleştirdiğini bildirmektedir (Ateş, IV, 32).

Siyer kaynakları incelendiğinde, Müslümanların putperestlere bu bildirimi yapabilecek duruma gelene dek ne büyük haksızlıklara tabii oldukları ve dayanılmaz acılara katlandıkları açık bir biçimde gözlemlenmektedir. İşte böyle bir mücadelenin istenilen kaygıları doğurarak, tarafın insan istekleri, eğilimleri ve zaaflarını yenmek, diğer tarafa yeni fırsatlar tanımak, zor bir durumdur. Fakat İslamiyet’in temel hedefi, insanlığı hidayete ve aydınlığa ulaştırmak olduğundan Kur’an, muhtemel zayıflıkları ortadan kaldırmaya yönelik bir düzenleme yaparak, karşı tarafın tövbe imkanı tanınmasına dönük bir talep bulunmaktadır. Ardından, bu ifadenin müşriklerin daha önce karşılaştığı cümleler içinde düşmanca tavırlarında süreye devam etmeleri açısından acizlik yerine, Allah’ı aciz bırakmanın yasaklı olduğunu ve korkunun yanı sıra bu fiil konusunda dikkatli olmalarının da esas olduğu pek net bir biçimde yapılan uyarılarla ifade edilmektedir.

Ayet, inkarcıların azabının sadece dünya ile sınırlı olmadığını, asıl şiddetli azabın ahirette olduğunu bilmeleri için ve onların dünya görüşünü hafife alan bir üslupla ayetin sonunda “İnkarcıları elem dolu bir azapla müjdele!” şeklinde ifade edilmiştir (Razi, XV, 223).

4. ayette, ahde vefa ilkesinin önemine yeni bir vurgu eklenerek genel sürenin ahdi bozanlarla ilgili olduğu belirtilmektedir. Müslümanlarla yapılan antlaşmalara sadık kalanlar için, antlaşmalardaki süre doluncaya kadar müsaade verilmesinin gerektiği ifade edilmektedir. Surenin nüzulü sırasında Hz. Ali’nin tebliğ ettiği durumlarda dört husus belirtilmiş, bunlardan biri de "verilen sözlerin tutulması" hususudur. Resulullah’ın talimatına binaen, antlaşmayı bozan veya güvenilmez kişilerle yapmış olduklarını ayetlerden ortaya çıkarttırma amacındadır. İbn Abbas’tan yapılan kayda göre, en uzun süre, Kinane kabilesiyle yapılan antlaşmaya dayanıyordu ve dolmasına dokuz ay kalmıştı (Razi, XV, 224; ayrıca bk. ayet 7). Bu müddet sona erdiğinde Arap yarımadasında özel antlaşması olan hiçbir müşrik kalmamış olacaktı. Ayetin sonunda, Allah’ın müttakileri (sakınanları) sevdiği belirtilecek, ahde vefa ve takvanın önemine vurguda bulunulmaktadır.

5. ayette, haram ayların çıkmasıyla birlikte müşriklerin sıkı bir gözleme tabi tutulmaları gerektiği belirtilmiştir. Zira, süre verilerek yapılan bildirimden sonra, müşriklerin yasak bölgede yaşamalarını sürdürmeleri, savaşı tercih ettiklerinin göstergesi olacaktır. Yoksa, onlara bu aşamada hoşgörülü olmaları, inançlarının gereklerini yerine getirmelerine müsaade etmek anlamına gelir ve dolayısıyla tevhid inancının sembolü Kabe’yi tekrar putperestliğin eline teslim etmekle sonuçlanır. Bu nedenle, 5. ayetteki bu uyarıyla, onların takibi ile ilgili geniş çaplı önlemler alınmalıdır. Bu önlemlerin içinde, geçiş yollarının kapatılması, tutuklama, gözetim, gerektiğinde öldürme gibi davranışlar yer alacaktır. Böylelikle, Kabe çevresinin müşriklerden ebedi olarak temizlenmesi sağlanmaya çalışmıştır. Resulullah’ın vefatından sonra ortaya çıkan dinden dönme hareketlerinin de bu tedbirlerinin doğruluğunu kabul ettiği aşikardır. Ancak, aynı ayetin sonunda onları, tövbe etme ve namaz kılma, zekat verme durumunda kendilerine dokunulmayacağı ifadesi de ayrıca yer almaktadır. Zira Allah’ın bağışlamasına engel yoktur.

Razi (XV, 226) bu ayette oldukça ince bir durum olduğunu ifade etmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır: Yüce Allah, inzal edilen ayetlerden kimseler lehine olan yolları daraltmasıyla, onları cezalandırmış olup, inkârlarından vazgeçtikleri, namaz kıldığı ve zekatlarını verdiği takdirde, her türlü felaketten kurtulmuş olacağını ifade etmiştir. Aksi takdirde kurtuluşun ahirette de kendilerine tabi olacağı umulmaktadır. Sözleşmelere uymak, kişinin itikat açısından fikrini cehaletten arındıracak ve namazla zekat ise davranış bozukluklarından arındırılmasını sağlayacaktır; bu durum, mutlak anlamda mutluluğun asıl bunların gerçekleşmesine bağlı olduğuna işaret etmektedir. Diğer bir dünyada, tövbe ve bu amellerin gereğini yerine getirenlerin hem dünyada kurtuluşu hem de ahirette Allah’ın lütfu ile karşılaşacağı ve mutluluk yaşaması muhtemeldir.

Burada dikkat çeken bir nokta ise müşriklerin takibine dair tedbirlerin içeriğinin niteliği üzerinedir. Ayette sayılan önlemler içinde "öldürme", zorunlu bir çözüm olarak düşünülmüştür. Öncelikle ortada bir öldürme durumu olmadan, diğer tedbirlerin geçerliliği yoktur. Çünkü düşmanı öldürmek, savaşın doğal sonuçlarından biri olarak kabul edilmelidir. Ancak burada, öldürmenin özellikle belirtilmiş olması, muhtemelen dikkatli davranılması adına diğer tedbirlere yoğunlaşmaya yöneliktir. Nitekim Kur’an’da "öldürmek" anlamına gelen katl kökünden türemiş ifadelerin 170 kez anıldığı, fakat böyle bir emir olarak "uktulu" ifadesinin sadece üç surede (burada, Bakara 2/191 ve Nisa 4/89, 91) geçtiği, bunların da genellikle karşı saldırı ve savaş bağlamında tanımlandığı görülmektedir.

"Haram aylar" (el-eşhürü’l-hurum) tamlaması ile bu surenin 36. ayetinde belirtilen vuruşmanın haram aylarıyla alakalı olduğu hususundaki görüşler de mevcuttur (Taberi, X, 59-60, 78). Ancak 2. ayette açıklanan müdahale durumu, burada kastedilen "dört aylık süre", yani bildirimin yapıldığı hac gününden başlayarak dört aylık müddeti Barıda geçmektedir. Bu durum göstermektedir ki, gelen cümlenin tahsiline resmen izni olmamalıdır.

Genel olarak müfessirlerin bu ayeti, "savaş ayeti" olarak adlandırıp müşrikler ile ilişkilerde tolerans gösteren veya kendi haline bırakacak olan ifadeleri geçersiz saydığı yönündeki görüşleri, günümüz yazarları tarafından eleştirilmiştir. Derveze, Taberi’nin bu ayetin her türlü müşrikleri kapsadığı düşüncesini dışlayarak belirtmiş ve Kur’an’ın bu konudaki diğer ayetlerini baz alarak ayetine bu mananın yüklenemeyeceğini savunmuştur. Ona göre, burada bahsi geçmeyen yaptırımlar sadece ahitlerini bozan müşrikler hakkında geçerlidir. Böylece Müslümanların antlaşma yapmaları veya var olanları uzatmaları yönünde hiçbir engel yoktur; bilakis bu, kendi yararına yapılacak bir işlemdir. Buradaki müşriklerin affedilmelerinin belirli şartlardan sonra mümkün olduğu vurgusuna dayandırıldığında, Türkçede işte bu manayı taşıyan ayet